Bu İyi Bir Yaşam*
Bill Soames bisikletiyle göründüğünde, Amy Teyze verandadaki
sallanan sandalyede kendini yelleyerek serinliyordu. Bill bisiklet sepetindeki
yiyecek kutusunu alıp, terleten öğle güneşinin altında eve doğru yürüdü.
Küçük Anthony çimenlere oturmuş, yakaladığı fareyle
oynuyordu. Fareyi bodrumda görmüş ve ona zihniyle, bulabileceği en iyi peynirin
kokusunu aldığını sandırarak deliğinden çıkarmıştı. Şimdi de fareyi zihniyle
tutuyor ve numaralar yaptırıyordu. Fare, Bill Soames’ın yaklaştığını görünce
kaçmaya çalıştı. Ama Anthony zihniyle fareye bir takla attırdı ve fare
titreyerek yere serildi. Gözleri korkuyla parlıyordu.
Bill Soames, Anthony’nin yanından mırıldanarak geçti. Fremontlara
geldiğinde, evlerinin önünden geçtiğinde ya da onları aklından geçirdiğinde
mırıldanırdı. Herkes mırıldanırdı. Aptalca, anlamsız şeyler. Anthony
zihinlerinden geçeni okuyamasın diye “İki kere iki dört, iki katı sekiz,” gibi
şeyler düşünürlerdi. Mırıldanma işe yarardı. Çünkü Anthony akıllarından geçen
güçlü bir düşünce bulursa, mesela karınızın sürekli başının ağrıması,
çocuğunuzun kabakulağa yakalanması ya da yaşlı ineğinizin sütten kesilmesi
gibi, buna el atması gerektiğini düşünürdü. Anthony aslında zarar vermek
istemese de, böyle durumlarda ne yapılacağını pek bilmediğinden, beklenmedik
olaylar gelişebiliyordu. Eğer sizi seviyorsa, kendine has bir biçimde yardım
etmeye çalışıyordu ve oldukça korkunç sonuçlara yol açabiliyordu. Eğer sizi
sevmiyorsa, haliyle, daha da korkunç.
Bill Soames kutuyu
verandanın korkuluğuna dayadı ve mırıldanmaya ara verip “Siparişlerinizi
getirdim Bayan Amy,” dedi. Amy Fremont, “Sağ ol William,” dedi zarifçe. “Bugün
hava ne sıcak değil mi?”
Bill Soames iyice sinmişti. Kadına yalvaran gözlerle baktı.
Kafasını aceleyle hayır anlamında salladı ve hiç istemeyerek mırıldanmayı tekrar
kesip, “Öyle demeyin Bayan Amy, bence iyi, gayet iyi. Gerçekten güzel bir gün,”
dedi.
Amy Fremont sallanan sandalyeden kalktı ve sundurmaya doğru yürüdü.
Uzun, zayıf bir kadındı. Gözlerinde gülümseyen bir boşluk vardı. Bir yıl önce
Anthony, herkesten çok ona itaat etmesine rağmen, kediyi bir kedi-kilime
çevirmemesi gerektiğini söylediği için aniden çıldırmış ve onu zihniyle
ısırmıştı. Amy Fremont’un parlak gözlerinin ve bilinen kişiliğinin sonu böyle gelmişti.
Olay Peaksville çevresinde yayıldıktan sonra (nüfus: 46) Anthony’nin kendi
ailesinin bile güvende olmadığı anlaşılmıştı. Bu olaydan sonra herkes iki kat
daha dikkatliydi.
Anthony, Amy Teyze’ye yaptığı şeyi günün birinde belki geri
alırdı. Anne ve babası böyle umuyordu. Yaşlandığında ya da yaptığına
üzüldüğünde. Mümkünse. Çünkü Amy Teyze çok değişmişti ve Anthony artık kimseye
itaat etmiyordu.
“Aman tanrım
William,” dedi Amy Teyze, “mırıldanmak zorunda değilsin. Anthony sana
zarar vermez. Tanrım. O seni sever.”. Oynamaktan sıkıldığı için fareye kendi
kendini yedirtmeye çalışan Anthony’ye doğru seslendi, “Öyle değil mi hayatım?
Bay Soames’ı seviyorsun değil mi?”
Anthony çimenliğin üzerinden Bill’e doğru ıslak, parlak, esrarlı
bir bakış attı. Hiçbir şey söylemedi. Bill Soames gülümsemeye çalıştı. Anthony
dikkatini tekrar fareye çevirdi. Kuyruğunu yutmuştu bile –en azından
çiğniyordu-. Anthony yutabileceğinden daha fazla ısırmasını sağladı ve
etrafındaki yeşil çimene küçük, pembe ve kırmızı kürk parçaları dağıldı. Fare artık
arka ayaklarına ulaşmakta güçlük çekiyordu.
Bill Soames mırıldanarak ve elinden geldiğince havadan sudan
düşünerek bisikletine doğru sopa yutmuş gibi yürüdü. Bisikletin kilidini çözüp
pedalladı.
Amy Teyze arkasından, “Bu akşam görüşürüz William.” diye
bağırdı.
Bill Soames bisikleti
bütün gücüyle sürerken, Anthony’den ve dikkatli olunması gerektiğini bazen
unutan Amy Teyze’den iki kat hızla uzaklaşabilmeyi diledi. Ama böyle
düşünmemesi gerekiyordu. Çünkü Anthony bu düşünceyi yakaladı. Onun,
Fremontların evinden kötü bir şey varmış gibi uzaklaşma isteğini fark etti ve arkasından
gözünü kırpıp küçük bir düşünce patlattı – küçük, çünkü bugün iyi bir
günündeydi ve Bill Soames’ı severdi. En azından bugünlük, sevmediği biri
değildi. Bill Soames uzaklaşmak istiyordu, Anthony de ona hınzırca bir iyilik
yaptı.
Süperinsan hızında pedallarken –ya da öyle sanıyorken, çünkü
aslında bisiklet onu pedallıyordu- Bill Soames yoldan kaldırdığı tozun içinde
kayboldu ve zayıf, korku dolu inlemesi arkada kaldı.
Anthony fareye baktı. Belini yarısına kadar yemiş ve acıdan
ölmüştü. Fareyi mısır tarlasındaki derin bir mezarda düşündü. Babası bir
keresinde gülerek, öldürdüğü şeylere böyle yapması gerektiğini söylemişti. Sıcak,
pirinçsi ışıktan doğan tuhaf gölgesini de alarak evin yanına gitti.
Amy Teyze mutfakta poşetleri boşaltıyordu. Cam kavanozları
raflara, et ve sütü buzdolabına, büyük kutulardaki un ve şekeri evyenin
altındaki dolaba yerleştirdi. Karton kutuyu da, Bay Soames bir dahaki gelişinde
alabilsin diye kapının yanına koydu. Kutu lekelenmiş, yıpranmış, yırtılmış ve
kabarmıştı ama Peaksville’de böylesi kutulardan çok az kalmıştı. Üzerinde soluk
kırmızı harflerle Campbell’s Soup yazıyordu. Köylülerin özel sebeplerle ortaklaşa
depoladıkları hariç, son çorba malzemesi tüketileli çok olmuştu. Ancak bu kutu
bir tabut gibi hayata tutunmayı başarmıştı. Ellerinde kalan kutular kullanılamaz
hale geldiğinde, ahşaptan birkaç tane daha yapılması gerekecekti.
Amy Teyze, Anthony’nin annesinin –Amy Teyzenin kız kardeşi-
evin gölgesinde oturup bezelye ayıkladığı yere döndü. Bezelyeler her parmak
hareketiyle pıt-pıt-pıt diye kucağına düşüyordu.
Amy Teyze, “William poşetleri getirdi,” dedi. Anne’nin
yanındaki dik arkalıklı sandalyeye bıkkınlıkla oturdu ve kendini yellemeye
başladı. Anthony zihniyle ondan bir ısırık aldığından beri aklında ve vücudunda
ters giden bir şeyler vardı. Çok yaşlı olmamasına rağmen kendini her zaman
yorgun hissediyordu.
“İyi,” dedi Anne. Şişko bezelyeler bu sefer tavada pıtlamaya
koyuldu.
Peaksville’de herhangi bir şey olduğunda ya da
hatırlandığında, hatta kaza, ölüm gibi kötü şeyler olduğunda bile, herkes her
zaman “Ne güzel”, ya da “İyi,” veya “Harika,” der. Her zaman “İyi,” derler
çünkü nasıl hissettiklerini saklamazlarsa Anthony zihinlerinden geçeni duyabilir
ve işte o zaman neler olabileceğini kimse bilemez. Mesela Bayan Kent’in kocası
Sam’in mezarından kalkıp gelmesi gibi. Çünkü Anthony Bayan Kent’ten hoşlanırdı ve
onun üzüntüsünü duymuştu.
Pıt.
“Bu akşam televizyon akşamı,” dedi Amy Teyze. “”Her hafta
dört gözle bekliyorum. Acaba bu akşam ne göreceğiz?”
“Bill eti getirdi mi?” diye sordu Anne.
“Evet.” dedi Amy Teyze, kendini yelleyip göğün her zamanki
parıltılı sarısına bakarak. “Tanrım, çok sıcak. Keşke Anthony etrafı biraz
soğutsa…”
“Amy!”
Anne’nin sert tonlaması, Bill Soames’ın acı dolu, bozgun
ifadesinin yerine geçti. Amy Teyze çelimsiz elini abartılı bir telaşla ağzına götürdü.
“Ah… Üzgünüm hayatım.” Soluk mavi gözleri sağa sola dönerek Anthony görünürde
mi diye etrafı kolaçan etti. Yakın ya da uzak olması fark edeceğinden değil. Ne
düşündüğünüzü bilmek için dibinizde olmasına gerek yoktu. Genellikle, dikkati
başkasının üzerinde yoğunlaşmadığı sürece, kendi düşünceleriyle kuşatılmış
olurdu.
Ama bazı şeyler dikkatini çekebilirdi. Bunun ne olacağından
asla emin olamazdınız.
“Hava böyle gayet güzel,” dedi Anne.
Pıt.
“Evet,” dedi Amy Teyze. “Harika bir gün. Değişmesini hiç istemiyorum!”
Pıt.
Pıt.
“Saat kaç?” dedi anne.
Amy Teyze, sobanın yanındaki rafın üzerinde duran saati mutfak
penceresinden görebilecek bir yerde oturuyordu. “Dört buçuk,” dedi.
Pıt.
“Bu akşam için özel bir şeyler istiyorum,” dedi Anne. “Bill’in
getirdiği et yağlı mı?”
“Yağsızmış. Daha bugün kesmişler. Biliyorsun bize zaten hep
en iyi parçayı gönderirler.”
“Dan Hollis bugünkü televizyon partisinin aynı zamanda doğum
günü partisi olduğunu öğrenince çok şaşıracak!”
“Bence de. Kimsenin bir şey çaktırmadığına emin misin?”
“Herkes söylemediğine yemin etti.”
“Gerçekten çok güzel olacak,” Amy Teyze mısır tarlasına
bakarak kafasını salladı. “Bir doğum günü partisi.”
“Peki—“ Anne bezelyelerin olduğu tavayı aldı, ayağa kalktı
ve önlüğünü silkeledi. “Rostoyu yapmaya başlasam iyi olacak. Sonra da sofrayı
kurarız.” Bezelyeleri götürdü.
Anthony evin köşesinde göründü. Onlara aldırmadan, özenle
bakılan bahçe boyunca ilerledi - Peaksville’deki tüm bahçeler özenle bakılırdı,
çok özenle- ve Fremont ailesinin paslı, hurda arabasının yanından geçip
çitlerden öteye, mısır tarlasına doğru ağır ağır gitti.
“Harika bir gün değil mi!” dedi Anne yüksek perdeden, arka
kapıya doğru giderken.
Amy Teyze yellenerek, “Güzel bir gün hayatım, gayet güzel!”
dedi.
Anthony mısır tarlasının uzun, yeşil, sürtündükçe çıtırdayan
sapları arasında yürüdü. Mısırları koklamayı seviyordu. Baş hizasındaki canlı
mısırları ve ayağının altındaki kuru mısırları. Zengin Ohio toprağı, mısır
tohumuyla dolu, kahverengi, çürümüş çıkıntılarla beraber çıplak ayaklarının
altında eziliyordu. Dün akşam yağmur yağdırmıştı. O yüzden bugün her şey güzel
kokuyor ve iyi hissettiriyordu.
Mısır tarlasının biçili kenarına, yeşil ağaçlı korunun serin
gölgesine, nemli, koyu toprağa ve yapraklı çalılara, yosun kaplı karman çorman
taşlara ve küçük bir kaynağın oluşturduğu temiz gölcüğe doğru yürüdü. Anthony
burada dinlenip kuşları, böcekleri ve hışırdayan, koşuşturan, cıvıldayan küçük yaratıkları
izlemeyi severdi. Serin toprağa uzanıp kafasının üstünde kıpırdanan yeşilliğe
bakmayı ve böceklerin, eğimli, parlak borular gibi uzanan tozlu güneş ışınları
altında uçuşmasını izlemeyi de. Her nasılsa, küçük yaratıkların buradaki
düşüncelerini başka yerdeki düşüncelerinden daha çok severdi. Burada yakaladığı
düşünceler güçlü ve temiz olmasa da, küçük yaratıkların nelerden
hoşlandıklarını ve neler istediklerini anlayabilecek kadarını alır ve zamanını koruyu
onların istedikleri gibi yapmaya harcardı. Kaynak daha önceleri burada değildi.
Bir keresinde, susamış, kürklü bir zihne rastladı ve yeraltı suyunu, dışarı
açılan, temiz, soğuk bir kanala dönüştürdü. Yaratığın bu kanaldan su içerken
aldığı zevki, gözlerini hayranlıkla kırpıştırarak izlemişti. Daha sonra yüzmek
için ufak bir aciliyet hissedince, burayı bir gölcük haline getirdi.
Kayalar ve ağaçlar yaptı. Sakinlik. Mağaralar. Şuraya biraz
güneş ışığı ve buraya biraz gölge yaptı. Çünkü içinde, bu küçük zihinlerin bir
dinlenme ya da bir çeşit çiftleşme veya oyun yeri veya ev arzusu –ya da içgüdüsel
herhangi bir istek- duyduğuna dair bir his vardı.
Korunun etrafındaki tarla ve otlaklardaki yaratıklar buranın
güzel bir yer olduğunun farkındaydılar. Çünkü Anthony buraya her gelişinde
onlardan daha fazlasını buluyordu ve her zaman giderilmesi gereken daha fazla
arzu ve ihtiyaç keşfediyordu. Her defasında daha önce hiç görmediği bir
yaratığa rastlıyor ve zihnini yakalayıp istediği şeyi görüyor, her neyse istiyorsa
veriyordu.
Onlara yardım etmekten, basit tatminlerini gidermekten çok hoşlanıyordu.
Bugün kalınca bir Karaağaç altında dinlenirken, esrarlı bakışlarını koruya az önce giren
kırmızı-siyah kuşa dikti. Kuş kafasının üstündeki bir dala konup öttü ve ileri
geri sıçradı. Anthony onun küçük bir düşünceye tutulduğunu fark edince, büyük,
yumuşak bir yuva yaptı. O da hemen içine sıçradı.
Uzun, kahverengi, parlak kürklü bir hayvan gölcükten su
içiyordu. Anthony onun zihnine baktı. Hayvan, havuzun diğer tarafında
koşuşturan, böcek yakalamaya çalışan başka bir yaratığı düşünüyordu. Küçük
yaratık tehlikede olduğunu bilmiyordu. Uzun, kahverengi hayvan su içmeyi bıraktı
ve sıçramak için bacaklarını gerdi. O anda Anthony, onu mısır tarlasındaki bir
mezarda düşündü.
Bu tür
düşüncelerden hoşlanmazdı. Ona korunun dışındaki zihinleri hatırlatırdı bunlar.
Uzun zaman önce onun hakkında da böyle düşünmüşlerdi ve bir gece saklanıp
korudan dönmesini beklemişlerdi. Anthony onların mısır tarlasındaki bir mezarda
olduklarını düşünmüştü. O zamandan beri, insanlar bu şekilde düşünmeyi tamamen
kesmişlerdi. Şimdi onun yakınlarındayken genellikle karmakarışık şeyler düşünürler,
o da bunları çok takmazdı.
Onlara da yardım etmeyi severdi. Bazen. Ama bu yardımlar pek
tatmin edici olmazdı. Anthony bir şey yaptığında asla iyi şeyler düşünmezlerdi.
Sadece karmaşa. O yüzden Anthony de dışarıda, koruda daha fazla vakit
geçirirdi.
Bir süreliğine tüm kuşları, böcekleri ve kürklü yaratıkları
izledi. Bir kuşla oynadı. Onu yükseklere uçurdu ve çılgın ataklarla ağaçların arasına
daldırdı, ta ki bir anlığına başka bir kuş ilgisini çeker kadar. Kuşu kazara bir
kayaya çarptı. Kayanın mısır tarlasındaki bir mezarda olduğunu düşündüyse de
kuş için daha fazla bir şey yapamazdı. Ölmesine rağmen, ölü olduğu için değil
kanadını kırdığı için yapamazdı. Sonra eve döndü. Mısır tarlasından eve kadar
yürümek istemiyordu, o yüzden yalnızca eve gitti, tam olarak evin bodrumuna.
Aşağısı güzel bir yerdi. Güzel, karanlık, nemli ve bir çeşit
rayihalı. Anne bir zamanlar buradaki uzun duvara dayalı rafı kiler olarak
kullanıyordu ve Anthony burada vakit geçirmeye başlayınca Anne de buraya
gelmeyi bıraktı. Kilerdekiler bozulup kavanozlardan sızdı ve yere yayıldı.
Anthony bu kokuyu seviyordu.
Peynir koklatarak bir fare daha yakaladı. Onunla oynadıktan
sonra koruda öldürdüğü uzun, kahverengi hayvanın yanındaki mezarda olduğunu
düşündü. Amy Teyze farelerden nefret ederdi. O yüzden bir sürü fare öldürmüştü.
Çünkü Amy Teyze’yi çoğunlukla severdi ve bazen isteklerini gerçekleştirirdi.
Amy Teyze’nin zihni korudaki kürklü zihinlere benzerdi. Onun hakkında uzun
zamandır kötü şeyler düşünmüyordu.
Fareden sonra merdivenlerin altındaki köşede duran büyük,
siyah örümcekle oynadı. Örümcek ağı kiler camından gelen ışıkla gümüşi bir
parıltı yapana kadar örümceği ileri geri hareket ettirerek ağı titretti. Sonra
birkaç meyve sineği yakalayıp ağa koydu. Örümcek onları heyecanla sarıp
sarmaladı. Örümcekler sinekleri severdi ve onların düşünceleri sineklerinkinden
daha güçlüydü. Bu yüzden böyle yaptı. Örümceklerin sinekleri sevişinde kötücül
bir yan vardı ama çok da belirgin değildi. Ayrıca Amy Teyze de sineklerden
nefret ederdi.
Yukarıdan gelen ayak sesleri duydu. Anne mutfakta
dolaşıyordu. Bakışları esrarlandı, neredeyse onu durdurmaya karar verecekti.
Bunu yapmak yerine tavan arasına gitti ve bir süre çatının kenarındaki yuvarlak
pencereden ön taraftaki çimenliğe, tozlu yola, dalgalanan buğday tarlasının
ötesindeki Henderson tepesine baktı. Olağandışı bir şekilde kıvrıldı ve
kestirmeye başladı.
“Yakında insanlar televizyon için gelmeye başlar,” diye
düşündüğünü duydu Anne’nin.
Biraz daha uyudu. Televizyon gecesini severdi. Amy Teyze de
televizyonu çok severdi. Bir keresinde misafirliğe gelen birkaç kişi vaktinden
evvel ayrılınca Amy Teyze hayal kırıklığına uğramıştı. O yüzden Anthony onun
için bir televizyon düşündü ve artık herkes televizyon izlemeye geliyordu.
Televizyon izlediklerinde açığa çıkan ilgiyi çok severdi.
Anthony’nin babası altı buçuk gibi kirli ve kanlı
elbiseleriyle yorgun argın eve geldi. Diğer adamla beraber Dunn’ın otlağında
çalışıyor, bu ayki sığırın kesimine yardımcı oluyor ve Soamesların buzhanesinde
istifliyorlardı. Pek sevdiği bir iş değildi ama herkesin bir sırası vardı. Dün,
McUntyreların buğdayının biçilmesine yardımcı olmuştu. Yarın harmana
başlayacaklardı. Elle. Peaksville’deki her şey elle halledilmek zorundaydı.
Karısını yanağından öptü ve mutfak masasına oturdu.
Gülümseyerek, “Anthony nerede?” dedi.
“Buralarda bir yerde,” dedi Anne.
Amy Teyze odun sobasının yanında, bezelyelerin olduğu
tencereyi karıştırıyordu. Anne gidip fırını açtı ve rostoyu yağladı.
“Güzel bir gündü,” dedi Baba, alışkanlıkla. Masadaki
karıştırma kabına ve ekmek tahtasına baktı. Hamuru kokladı. “Mmm,” dedi, “Bütün
somunu tek başıma yiyebilirim, çok açım.”
“Dan Hollis’e doğum günü partisi hakkında kimse bir şey söylemedi
değil mi?” diye sordu karısı.
“Yok. Hiçbir şey çıtlatmadık.”
“Çok güzel bir sürpriz hazırladık!”
“Ne hazırladınız?”
“Dan’in müziği çok sevdiğini biliyorsun. Thelma Dunn da
tavan arasında bir plak bulmuştu geçen hafta.”
“Deme!”
“Evet! Biz de Ethel’in ağzını aradık, onda hiç plak var mı
diye. O da yok dedi. Harika bir sürpriz değil mi?"
“Tabii, kesinlikle. Düşünsene, bir plak! Hediye etmek için
gerçekten güzel bir şey. Ne plağıymış bu?”
“Perry Como, You Are
My Sunshine söylüyor.”
“Hoşuma gitti, o ezgileri hep sevmişimdir.” Masada birkaç
pişmemiş havuç duruyordu. Baba küçüklerinden bir tanesini göğsünde ovalayıp bir
ısırık aldı. “Thelma nasıl bulmuş peki bu plağı?”
“Etrafta bir şeyler ararken işte.”
“Mmm,” Baba havucu çiğnedi. “Peki, geçenlerde bulduğumuz
resim nerede? Hani o eski, üstünde yelkenli olan.“
“Smithlerde. Geçen hafta Sipichler getirmişti onu. Smithlere
de McIntyreların eski müzik kutusunu verdiler, ve biz de Sipichlere—“ kilisede
kadınlar arasında geçici olarak takas edilen şeyleri sıralayıverdi.
Baba kafasını salladı. “Belli ki bir süre resme sahip
olamayacağız. Bak tatlım, Reillylerdeki detektif kitabını almaya çalışmalısın.
Onu aldığımız hafta çok meşguldüm, bütün hikâyeleri bitirmeyi bir türlü
başaramadım—“
“Denerim,” dedi karısı şüpheyle. “Ama duydum ki Husenlerin
kilerde buldukları bir stereoskop varmış.” Sesi biraz sitemliydi. “İki ay
boyunca kimseye bahsetmeden ellerinde tutmuşlar.“
“Söylesene,” dedi Baba, merakla bakıyordu. “Bir sürü resim
olsa, güzel olmaz mıydı?”
“Herhalde. Pazar günü göreceğiz. Stereoskobu almak isterdim
ama hala Husenlere kanarya borcumuz var. O kuş ölmek için neden bizim evimizi
seçti bilmiyorum. Aldığımızda hastaydı demek ki. Şimdi de elimizde Betty van
Husen’i memnun edecek bir şey yok – bir ara piyanomuzu sevdiğini ima etti gerçi
ama...”
“Peki tatlım, stereoskobu dene bari. Ya da eğlenebileceğimiz
herhangi bir şeyi.” Sonunda havucu yuttu. Havuç biraz taze ve sertti. Anthony’nin
hava durumuyla ilgili kaprisleri, insanları ne kadar mahsul alacakları veya bu
mahsullerin ne halde olacağı hakkında bilinmezliğe sürüklemişti. Tek
yapabildikleri, her şeyden fazlaca ekmek ve bir dahaki hasada kadar hayatta
kalabilecek miktarda mahsul elde etmekti. Bir keresinde gereğinden fazla
tahılları olmuştu. Tonlarcası Peaksville’in kenarına itilmiş ve hiçliğe
gönderilmişti. Yoksa ürün bozulacak ve köy nefes alamayacak duruma gelecekti.
“Biliyorsun,” diye devam etti Baba. “Etrafta yeni şeylerin olması
güzel. Bir yerlerde hala kimsenin bulmadığı şeyler olduğunu düşünmek güzel. Kilerlerde,
tavan aralarında, ahırlarda veya bir şeylerin altında. En azından oyalıyorlar.”
Anne etrafa gergin bir bakış attı. “Şşşt!”
“Ah,” dedi Baba, hemen gülerek. “Tamam. Yeni şeyler iyidir.
Daha önce hiç görmediğin bir şeye sahip
olmak güzel ve bunları başkalarına vererek onları mutlu etmek de
gerçekten iyi bir şey.”
“İyi bir şey,” diye yankıladı karısı.
“Çok yakında, “ dedi Amy Teyze, sobanın yanından, “Artık hiç
yeni şey kalmayacak. Bulunacak her şeyi bulmuş olacağız. Tanrım, bu çok kötü!”
“Amy!”
“Yani—“ soluk gözleri
yinelenen belirsizliğin bir işareti olarak sığlaşıp sabitleşti. “Yeni şeylerin
olmaması bir tür utanç gibi.”
“Böyle konuşma,” dedi Anne titreyerek. “Amy, sessiz ol!”
“Bu iyi,” dedi Baba, gürültülü, bilindik bir sesle. “Ne
güzel bir konuşma. Görmüyor musun tatlım, istediği gibi konuşması Amy için gayet
iyi. Kötü hissetmesi iyi bir şey. Her şey iyi. Her şey iyi olmak zorunda.”
Anthony’nin annesi solmuştu. Amy Teyze de öyle. Anın
vahameti bir anda aklını çevreleyen bulutlara katıldı. Bir felakete sebep
olmamaya çalışırken kelimelerle baş etmek zorlaşabiliyordu. Asla bilemezdin.
Söylememenin ya da düşünmemenin bilgece olduğu birçok şey vardı. Ama kendinde bunları
söyleme ve düşünme hakkını bulmak, Anthony duyar da bununla ilgili bir şey
yapma kararı alırsa kötü olabilirdi. Anthony’nin böyle düşünceler için kendinde
ne sorumluluk bulacağını asla bilemezdin.
Her şey iyi olmak zorundaydı. Olduğu gibi iyi olmalı. Olmasa
bile. Her zaman. Çünkü her değişiklik daha kötü olabilirdi. Hem de çok kötü.
“Ah, tanrım, evet, tabii ki iyi,” dedi Anne, “İstediğin gibi
konuşabilirsin, Amy, bu güzel. Tabii ki bazı şeylerin diğerlerinden daha iyi
olduğunu hatırlamak isteyebilirsin…”
Amy Teyze, soluk gözlerinde bir telaş, bezelyeleri
karıştırdı.
“Evet,” dedi. “Ama şu an pek konuşmak istemiyorum. Bu…
Konuşmamak istememem… Güzel bir şey.”
Baba bıkkınlıkla gülerek “Dışarı çıkıp elimi yüzümü
yıkayacağım,” dedi.
Misafirler sekiz gibi gelmeye başladılar. Anne ve Amy Teyze bu
saate kadar yemek odasındaki büyük masayı ve yanına koydukları iki masayı hazırladılar.
Mumlar yanıyordu, sandalyeler yerleştirilmişti ve Baba şöminede büyük bir ateş
yakmıştı.
İlk gelen Sipichler, John ve Mary’ydi. John, McIntyreların
otlağındaki işten sonra yüzünü pembeleşinceye kadar ovalamış ve en iyi takımını
giymişti. Takımı iyi dikilmişti ama dirsek ve manşetleri yıpranmıştı. Yaşlı
McIntyre bir dokuma tezgâhında çalışıyor, eli ağır olsa da, okul kitaplarındaki
tariflerden tasarımlar yapıyordu. McIntyre’ın ahşapla ve aletlerle arası iyiydi
ama dokuma tezgâhındaki iş metal parçalar uydurulamadığından zor yürüyordu.
McIntyre, Anthony’yi köylülere kıyafet, konserve yiyecek, tıbbi malzeme ve
benzin vermesi için ikna etmeyi deneyen tek kişiydi. O zamandan beri kendisini
Terrance ailesine ve Joe Kinney’e olanlar yüzünden sorumlu hissediyor, herkesin
işini görebilmek için büyük çaba sarf ediyordu. O zamandan beri bir daha kimse
Anthony’den bir şey yapmasını istememişti.
Mary Sipich sade elbisesinin içinde küçük, neşeli bir
kadındı. Gelir gelmez yemek masasına son dokunuşları yapmak için Anne ve Amy
Teyze’ye yardıma girişti.
Yeni gelenler, yolun aşağısında, yokluğun birkaç kilometre
yakınında, yan yana evlerde yaşayan Smithler ve Dunnlardı. Smithlerin yaşlı
atının çektiği arabayla gelmişlerdi.
Sonra karanlık birikmiş buğday tarlasının içinden Reillyler
göründü ve akşam başladı. Pat Reilly ön odaya geçti ve raftaki müzik
listesinden sevilen bir şeyler çalmaya başladı. Olabildiğince anlamlı, yumuşak şeyler çaldı ve
kimse şarkılara eşlik etmedi. Anthony, piyano çalınınca çok seviniyor ama şarkı
söylemiyor, çoğunlukla bodrumdan ya da tavan arasından gelip piyanonun başına
oturuyor ve kafasını sallayarak Pat’in Lover,
Boulevard of Broken Dreams ya da Night and Day çalışını dinliyordu. Halk
şarkılarını veya hoş tınılı şeyleri tercih ediyor gibiydi ama bir keresinde
biri şarkı söylemeye başladığında Anthony piyanonun üzerinden ona baktı ve
herkesin bir daha şarkı söylemekten çekinmesini sağlayacak bir şey yaptı. Sonra,
şarkılar söylenmeye başlamadan evvel Anthony’nin sadece piyano dinlemesine
karar verdiler. Artık melodiye eklenen hiçbir şey doğru tınlamıyor ayrıca
keyfini kaçırıyordu.
Pat, her televizyon gecesinde piyano çalardı ve gecenin
başlangıcı böyle olurdu. Anthony nerede olursa müzik onu mutlu ediyor ve iyi
bir moda sokuyordu. Herkesin televizyon için toplandığını ve onu beklediğini
biliyordu.
Saat sekiz buçukta herkes toplanmıştı. Kasabanın sonunda
bulunan okuldaki on yedi çocuk ve onlara bakan Bayan Soames hariç. Küçük Fred
Smith Anthony’yle oynama cüretini gösterdiğinden beri Peaksville çocuklarının
Fremontların evine yaklaşmasına asla, asla izin verilmezdi. Daha küçük
çocuklara Anthony’den bahsedilmemişti bile. Diğerleri çoğunlukla unutmuştu ya
da onlara onun iyi, tatlı bir goblin olduğu ama asla yanına gitmemeleri
gerektiği söylenmişti.
Dan ve Ethel Hollis geç geldiler ve Dan herhangi bir şeyden
şüphelenmeden içeri girdi. Pat Reilly bugünkü ağır işten dolayı piyanoyu elleri
ağrıyana kadar çaldı ve kalktı. Herkes Dan Hollis’in etrafında toplanıp güzel
doğum günü dileklerinde bulundu.
“Çok şaşırdım,” diyerek sırıttı Dan. “Gururum okşandı. Bunu
hiç beklemiyordum… Tanrım, çok mutluyum!”
Hediyelerini verdiler. Çoğunlukla elle yapılmış şeyler. Kendilerininmiş
gibi bağlı oldukları şeyler artık onun olmuş gibi verdiler. John Sipich ceviz
ağacından oyulmuş el yapımı bir saat verdi. Dan’in saati bir yıl evvel ya da
daha önce bozulmuştu ve köyde bir saatin nasıl tamir edileceğini bilen hiç
kimse yoktu. Ama o yine de saati takmaya devam etti çünkü saat büyükbabasınındı.
İyi kalite gümüş ve altından yapılma, ağır bir saati. Herkes gülüp John’a iyi
bir oymacılığını överken Dan saati zincire geçirdi. Sonra Mary ona örme bir
boyun bağı verdi, kendisininkini çıkarıp yenisini boynuna sardı.
Reillyler ona içinde bir şeyler saklayabileceği küçük bir
kutu verdiler. İçine ne gibi şeyler koyabileceğini söylemediler ama Dan özel
mücevherlerini saklayabileceğini söyledi. Reillyler kutuyu içindeki kâğıdı
soydukları ve yerine kadifeyle kapladıkları bir sigara kutusundan yapmışlardı.
Dışı cilalanmış ve ustaca olmasa da dikkatlice, Pat tarafından oyulmuştu. Onun
oyması da övgü aldı. Dan Hollis birçok başka hediye aldı. Bir pipo, bir çift
ayakkabı bağcığı, bir kravat iğnesi, bir çift örgü çorap, biraz çikolatalı
şekerleme ve eski bir çorap askısından yapılmış bir çift çorap askısı.
Her hediyeyi büyük
bir zevkle açtı ve orada giyebileceği her şeyi giydi. Çorap askılarını bile.
Pipoyu yaktı ve daha önce hiç bu kadar iyisini içmediğini söyledi ki bu pek
doğru değildi. Çünkü tütün henüz tam demlenmemişti. Pete Manners bu pipoyu dört
yıl önce kasaba dışından, içmeyi bırakmış bir akrabasından aldığından beri pipo
ortalıkta öylece duruyordu.
Dan tütünü lüleye dikkatle koydu. Tütün değerliydi. Pat
Reilly’nin arka bahçesinde tütün yetiştirmeye Peaksville’e olanlar olmadan önce
karar vermiş olması şanstı. Başta iyi yetişmiyordu ama zamanla iyileştirdiler.
Sonunda değerli bir mahsul çıkmıştı ortaya. İzmaritlerden tasarruf edebilmek
için herkes McIntyre’ın yaptığı ahşap zıvanaları kullanıyordu.
Sonunda, Thelma Dunn bulduğu plağı Dan Hollis’e verdi.
Dan’ın gözleri daha pakedi açmadan bulandı. Bunun bir plak
olduğunu biliyordu.
“Tanrım,” dedi hafifçe. “Hangisi bu? Bakmaya korkuyorum.”
“Sende yok hayatım!” dedi Ethel, ona sarılıp öperken.
“Tanrım,” diye tekrarladı Dan. Pakedi özenle çıkardı ve
plağı okşadı. Büyük ellerini plağın yıpranmış kanallarında ve kanalların ufak,
gıdıklayıcı çiziklerinde gezdirdi. Gözleri parlayarak odadakilere baktı. Onlar
da Dan’in hoşnutluğuna aynı gülümseyişle cevap verdiler.
“Doğum günün kutlu olsun sevgilim!” dedi Ethel, kollarını
boynuna dolayıp öperken.
Dan plağı iki eliyle kavradı, kadın biraz yüklenince
çekindi. “Hey,” güldü, geriye doğru çekildi. “Dikkat et, paha biçilmez bir şey
tutuyorum!” Hala boynuna sarılı olan karısının kolları arasından etrafa baktı.
Gözleri açılmıştı. “Baksana, sence bunu çalabilir miyiz? Tanrım, yeni bir müzik
dinlemek için neler vermezdim… Sadece ilk bölümünü, Como şarkıya başlamadan
öncesini?”
Herkes aniden ayıldı. John Sipich, “Bu iyi olur mu
bilmiyorum Dan. Ayrıca şarkıcının nerede başladığını bilmiyoruz ve şansımızı
çok zorlamamız gerekebilir. Eve gidene kadar beklemen daha iyi olur,” dedi.
Dan Hollis plağı diğer hediyelerle beraber tereddütle büfeye
koydu. “Bu iyi,” dedi otomatik ama hayal
kırıklığı içinde, “burada çalamamak.”
“Ah, evet,” dedi Sipich. “İyi.” Dan’in hayal kırıklığını
telafi etmek için tekrarladı. “İyi.”
Yemeği mum ışığında, neşe içinde, yemek sosunun son
damlasına kadar yediler. Biftek rostosu için Anne ve Amy Teyze’ye iltifat
ettiler. Bezelye, havuç ve haşlanmış mısır için de. Mısırlr Fremontların tarlasından
değildi, doğal olarak. Herkes dışarıda ne olduğunu ve tarlanın yabani otlarla
kaplandığını biliyordu.
Sonra tatlıyı -ev yapımı dondurma ve kurabiye- bitirdiler ve
oturup arkalarına yaslandılar. Titrek mum ışığında televizyonu beklerken sohbet
ettiler.
Televizyon gecelerinde asla çok fazla mırıltı olmazdı. Herkes
Fremontlara gelir ve güzel bir yemek yerdi. Bu iyiydi. Televizyonları da olduğu
için kimse bunun katlanılamayacak bir şey olduğunu düşünmezdi. Bir araya gelmek
zevkliydi ve herkesin her yerde yapması gerektiği gibi ne söylediğine dikkat
etmesi gerekirdi. Eğer zihnine tehlikeli bir düşünce gelirse mırıldanmaya başlardın.
Bir cümlenin ortasında olsan bile. Bunu yaptığında, sen yine mutlu olana ya da
durana kadar diğerleri de seni görmezden gelirdi.
Anthony televizyon gecelerini severdi. Geçen seneki
televizyon akşamlarında yalnızca iki ya da üç defa çok kötü şeyler yapmıştı.
Anne masaya bir şişe kanyak ve herkes için küçük birer kadeh
koydu. Likör tütünden bile daha değerliydi. Köylüler şarap yapabiliyorlardı ama
üzümleri ve yöntemleri pekiyi değildi. O yüzden şarap pek güzel olmuyordu.
Köyde yalnızca birkaç şişe gerçek likör kalmıştı. Dört çavdar, üç viski, üç
kanyak, dokuz şişe gerçek şarap ve McIntyrelara ait yarım şişe viski esansından
yapılma İskoç likörü (sadece düğünler için) – ve bunlar bittiğinde, tüm içkiler
bitmiş olacaktı.
Herkes kanyak keşke çıkmasaydı diye düşündü çünkü Dan Hollis
içmesi gerektiğinden fazla içti ve ev yapımı şarapla fazlaca karıştırdı. Başta
kimse bunu düşünmemişti çünkü dışarıya pek belli etmiyordu ve bu onun doğum
günü partisiydi. Mutlu bir partiydi ve Anthony böyle toplanmaları severdi.
Ayrıca olan biteni dinlemiyorsa bir şey yapma gereği de görmezdi.
Ama Dan Hollis’in kafası iyi oldu ve aptalca bir şey yaptı.
Böyle olacağını bilselerdi onu dışarı çıkarıp biraz dolaştırırlardı.
Hatırladıkları ilk şey, Dan’in, Thelma Dunn’ın Perry Como plağını
eline aldığı, düşürdüğü ve plağın kırılmadığı çünkü Thelma’nın hayatında hiç
olmadığı kadar hızlı hareket ederek plağı yakaladığı anın tam ortasında gülmeyi
kesmesiydi. Plağı tekrar okşadı ve Fremontların köşedeki gramofonuna uzun uzun
baktı. Aniden gülmeyi kesti ve yüzüne tekrar o gevşek ifadeyi takındı. Bir anda
çirkinleşip “Ah, Tanrım!” dedi.
Tüm oda donakaldı. Ortalık holdeki tik tak eden saatin
duyulabileceği kadar sessizleşti. Pat Reilly ağır ağır piyano çalıyordu. Durdu
ve ellerini sarı tuşlardan yavaşça çekti.
Yemek masasındaki mumların alevi, nişli pencereden gelip
dantelli perdelerden geçen soğuk rüzgârla titredi.
“Çalmaya devam et, Pat,” dedi Anthony’nın babası nazikçe.
Pat tekrar başladı. Night
and Day’i çaldı ama gözleri Dan Hollis’ten tarafa dönüktü ve notaları kaçırdı.
Dan titrek ellerinin biriyle plağı öbürüyle de de kanyağı tutarak
odanın ortasında dikildi.
Herkes ona bakıyordu.
“Tanrım,” dedi tekrar ve bunu kötü bir kelimeymiş gibi
söyledi. Mutfakta Anne ve Amy Teyze’yle konuşan genç din adamı da “Tanrım” dedi
ama bunu bir dua olarak söyledi. Elleri birbirine kenetlenmişti ve gözleri
kapalıydı.
John Sipich elini Dan’in koluna doğru uzatıp “Şimdi, Dan…
Böyle konuşmak senin açından güzel. Ama çok konuşmak istemezsin, biliyorsun.”
dedi.
Dan, Sipich’in elini kolundan silkeledi.
“Plağımı bile çalamıyorum,” dedi yüksek sesle. Plağa baktı,
sonra da etrafındaki yüzlere. “Ah, tanrım…”
Elindeki kanyak dolu bardağı duvara fırlattı. Kanyak her
tarafa saçıldı ve duvar kâğıdının oluklu yüzeyinden aktı.
Kadınların bazıları nefeslerini tuttu.
“Dan,” dedi Sipich fısıldayarak. “Dan, kes şunu—“
Pat Rielly konuşulanları saklamak için Night and Day’i daha yüksek sesle çalıyordu. Anthony dinliyorsa,
bunun bir faydası olmazdı.
Dan Hollis sallanarak piyanoya doğru gitti ve Pat’in başında
dikildi.
“Pat onu çalma, bunu
çal.” dedi ve şarkı söylemeye başladı. Yumuşak, boğuk ve sefil bir sesle:
“Mutlu yıllar bana… Mutlu yıllar bana…”
“Dan!” diye bağırdı Ethel Hollis. Ona doğru koşmayı denedi.
Mary Sipich onu kolundan tuttu ve geri çekti. “Dan,” diye bağırdı Ethel tekrar.
“Dur—“
“Tanrım, sessiz ol!” diye tısladı Mary Sipich, onu
erkeklerin olduğu tarafa çekti ve elini ağzına koyup kıpırdamamasını sağladı.
“—Mutlu yıllar, sevgili Danny.” dedi Dan. “Mutlu yıllar
bana!” Durdu ve Pat Reilly’ye baktı. “Çal Pat, bunu çal da ben de doğru
söyleyeyim… Biliyorsun biri çalmazsa aynı ritimde kalamıyorum.”
Pat Rielly parmaklarını tuşlara koydu ve yavaş bir vals
temposuyla Lover’ı çalmaya başladı,
Anthony’nin sevdiği biçimde. Pat’in yüzü beyazlamıştı. Parmakları doğru tuşları
arıyordu.
Dan Hollis mutfak kapısına doğru, Anthony’nin annesine ve
onun yanına giden Anthony’nin babasına bakıyordu.
“Sen ve sen,” dedi. Yanaklarından süzülen gözyaşlarından mum
alevi yansıdı. “Gitmeli ve onu da…”
Gözlerini kapadı ve gözlerinden daha çok yaş sızdı. Sonra
yüksek sesle, “You are my sunshine… my only sunshine… you make me happy… when I
am blue…” diye şarkı söyledi.
Anthony odaya geldi.
Pat çalmayı bıraktı. Dondu. Herkes dondu. Meltem perdeleri
havalandırdı. Ethel Hollis baygın olduğu için çığlık atmayı deneyemiyordu.
“Please don’t take my sunshine… away…” Dan’in sesi
sessizlikte titredi. Gözleri büyüdü. Bir elinde boş bardak diğerinde plak olan
ellerini ona doğru uzattı. Hıçkırdı ve “Hayır—“ dedi.
“Kötü adam,” dedi Anthony ve Dan Hollis’in kimsenin mümkün
olduğuna inanmadığı bir şeyin içinde olduğunu düşündü ve bu şeyin mısır
tarlasının çok ama çok derinindeki bir mezarda olduğunu düşündü.
Bardak ve plak gürültüyle kilime düştü. İkisi de kırılmadı.
Anthony’nin esrarlı bakışı odada dolaştı.
Bazıları mırıldanmaya başladı. Herkes gülümsemeye çalıştı.
Mırıldanışın sesi, uzak, dalgın bir kabulleniş gibi odayı doldurdu. Mırıldanma
içinden bir ya da iki anlaşılır ses:
“Ah, çok iyiydi,” dedi John Sipich.
“İyi bir şey,” dedi Anthony’nin babası gülümseyerek.
Herkesten daha çok gülme pratiği yapmıştı. “Harika bir şey.”
“Müthiş… Müthiş…”
dedi Pat Reilly, gözlerinden ve burnundan yaşları akıyordu. Titrek
elleriyle, hafifçe Night and Day’i
çalmaya başladı tekrar.
Anthony piyanonun üstüne tırmandı ve Pat iki saat boyunca
çaldı.
Sonra televizyon izlemek için Hepsi ön odaya gittiler.
Birkaç mum yanıyordu. Televizyon setinin etrafına sandalyeler yerleştirildi. Bu
küçük bir televizyon setiydi ve görebilecek kadar yakında oturamıyorlardı ama
bunun bir önemi yoktu. Televizyonu açmadılar bile. Çalışmıyordu zaten.
Peaksville’de elektrik yoktu.
Sessizce oturdular ve ekrandaki akislerini, bükülen,
kıvrılan şekilleri izlediler. Hoparlörden gelen cızırtıları dinlediler. Neden
böyle olduğuna dair bir fikirleri yoktu. Asla. Hep böyleydi.
“Çok güzel,” dedi Amy Teyze, soluk gözlerinin önündeki
anlamsız kıpırtı ve gölgeler için. “Ama dışarda şehirler olmasını biraz daha
seviyordum ve gerçek—“
“Neden, Amy!” dedi Anne. “Bunu söylemen kendin için iyi. Çok
iyi. Ama nasıl söylersin? Neden? Bu televizyon daha önce kullandığımız her
şeyden daha iyi!”
“Evet,” diye çınladı John Sipich’in sesi. “İyi. İzlediğim en
iyi gösteri!”
Ethel Hollis’in ellerini ve ayaklarını sabit tutan, çığlık
atmaması için ağzını kapatmış iki adamın yanına, kanepeye oturdu.
“Gerçekten iyi!” dedi tekrar.
Anne ön camdan kararmış yola, Hendersonların karanlık buğday
tarlasının üzerinden, Peaksville’in süzülen bir ruh gibi duran, engin, sonsuz,
gri hiçliğine baktı—Anthony’nin pirinçsi günü geçtiği zaman, geceleri
belirginleşen devasa hiçliğe.
Nerede olduklarını merak etmek iyi bir şey değildi. Hem de
hiç. Peaksville öylesine bir yerdi işte. Dünyadan uzak bir yer. Üç yıl önce
annesinin rahminden sürünerek çıktıktan sonra, yaşlı doktor Bates –allah rahmet
eylesin- çığlık atıp onu düşürdüğü ve öldürmeye kalkıştığı zaman, Anthony
inleyip o şeyi yaptığında neredelerse oradalardı. Köyü bir yere götürmüştü. Ya
da dünyayı yok etmişti ve geriye yalnızca köy kalmıştı. Kimse hangisi olduğunu
bilmiyordu.
Bu konuyu merak etmek iyi değildi. Olması gerektiği gibi
yaşamaları dışında hiçbir şey iyi değildi. Her zaman, her zaman yaşamak,
Anthony izin verdiğince.
Bu düşünceler tehlikeli, diye düşündü.
Mırıldanmaya başladı. Öbürleri de mırıldanmaya başladı.
Hepsi düşünüyordu, besbelli.
*It's a Good Life
The Weird: A Compendium of Strange and Dark Stories adlı kitaptan.
Çeviri: Oğulcan Dölekçekiç