1 Haziran 2018 Cuma

JEROME BIXBY

Bu İyi Bir Yaşam*


Bill Soames bisikletiyle göründüğünde, Amy Teyze verandadaki sallanan sandalyede kendini yelleyerek serinliyordu. Bill bisiklet sepetindeki yiyecek kutusunu alıp, terleten öğle güneşinin altında eve doğru yürüdü. 
Küçük Anthony çimenlere oturmuş, yakaladığı fareyle oynuyordu. Fareyi bodrumda görmüş ve ona zihniyle, bulabileceği en iyi peynirin kokusunu aldığını sandırarak deliğinden çıkarmıştı. Şimdi de fareyi zihniyle tutuyor ve numaralar yaptırıyordu. Fare, Bill Soames’ın yaklaştığını görünce kaçmaya çalıştı. Ama Anthony zihniyle fareye bir takla attırdı ve fare titreyerek yere serildi. Gözleri korkuyla parlıyordu. 
Bill Soames, Anthony’nin yanından mırıldanarak geçti. Fremontlara geldiğinde, evlerinin önünden geçtiğinde ya da onları aklından geçirdiğinde mırıldanırdı. Herkes mırıldanırdı. Aptalca, anlamsız şeyler. Anthony zihinlerinden geçeni okuyamasın diye “İki kere iki dört, iki katı sekiz,” gibi şeyler düşünürlerdi. Mırıldanma işe yarardı. Çünkü Anthony akıllarından geçen güçlü bir düşünce bulursa, mesela karınızın sürekli başının ağrıması, çocuğunuzun kabakulağa yakalanması ya da yaşlı ineğinizin sütten kesilmesi gibi, buna el atması gerektiğini düşünürdü. Anthony aslında zarar vermek istemese de, böyle durumlarda ne yapılacağını pek bilmediğinden, beklenmedik olaylar gelişebiliyordu. Eğer sizi seviyorsa, kendine has bir biçimde yardım etmeye çalışıyordu ve oldukça korkunç sonuçlara yol açabiliyordu. Eğer sizi sevmiyorsa, haliyle, daha da korkunç.
Bill Soames kutuyu verandanın korkuluğuna dayadı ve mırıldanmaya ara verip “Siparişlerinizi getirdim Bayan Amy,” dedi. Amy Fremont, “Sağ ol William,” dedi zarifçe. “Bugün hava ne sıcak değil mi?”
Bill Soames iyice sinmişti. Kadına yalvaran gözlerle baktı. Kafasını aceleyle hayır anlamında salladı ve hiç istemeyerek mırıldanmayı tekrar kesip, “Öyle demeyin Bayan Amy, bence iyi, gayet iyi. Gerçekten güzel bir gün,” dedi.
Amy Fremont sallanan sandalyeden kalktı ve sundurmaya doğru yürüdü. Uzun, zayıf bir kadındı. Gözlerinde gülümseyen bir boşluk vardı. Bir yıl önce Anthony, herkesten çok ona itaat etmesine rağmen, kediyi bir kedi-kilime çevirmemesi gerektiğini söylediği için aniden çıldırmış ve onu zihniyle ısırmıştı. Amy Fremont’un parlak gözlerinin ve bilinen kişiliğinin sonu böyle gelmişti. Olay Peaksville çevresinde yayıldıktan sonra (nüfus: 46) Anthony’nin kendi ailesinin bile güvende olmadığı anlaşılmıştı. Bu olaydan sonra herkes iki kat daha dikkatliydi. 
Anthony, Amy Teyze’ye yaptığı şeyi günün birinde belki geri alırdı. Anne ve babası böyle umuyordu. Yaşlandığında ya da yaptığına üzüldüğünde. Mümkünse. Çünkü Amy Teyze çok değişmişti ve Anthony artık kimseye itaat etmiyordu.
“Aman tanrım William,” dedi Amy Teyze, “mırıldanmak zorunda değilsin. Anthony sana zarar vermez. Tanrım. O seni sever.”. Oynamaktan sıkıldığı için fareye kendi kendini yedirtmeye çalışan Anthony’ye doğru seslendi, “Öyle değil mi hayatım? Bay Soames’ı seviyorsun değil mi?”
Anthony çimenliğin üzerinden Bill’e doğru ıslak, parlak, esrarlı bir bakış attı. Hiçbir şey söylemedi. Bill Soames gülümsemeye çalıştı. Anthony dikkatini tekrar fareye çevirdi. Kuyruğunu yutmuştu bile –en azından çiğniyordu-. Anthony yutabileceğinden daha fazla ısırmasını sağladı ve etrafındaki yeşil çimene küçük, pembe ve kırmızı kürk parçaları dağıldı. Fare artık arka ayaklarına ulaşmakta güçlük çekiyordu.
Bill Soames mırıldanarak ve elinden geldiğince havadan sudan düşünerek bisikletine doğru sopa yutmuş gibi yürüdü. Bisikletin kilidini çözüp pedalladı. 
Amy Teyze arkasından, “Bu akşam görüşürüz William.” diye bağırdı.
Bill Soames bisikleti bütün gücüyle sürerken, Anthony’den ve dikkatli olunması gerektiğini bazen unutan Amy Teyze’den iki kat hızla uzaklaşabilmeyi diledi. Ama böyle düşünmemesi gerekiyordu. Çünkü Anthony bu düşünceyi yakaladı. Onun, Fremontların evinden kötü bir şey varmış gibi uzaklaşma isteğini fark etti ve arkasından gözünü kırpıp küçük bir düşünce patlattı – küçük, çünkü bugün iyi bir günündeydi ve Bill Soames’ı severdi. En azından bugünlük, sevmediği biri değildi. Bill Soames uzaklaşmak istiyordu, Anthony de ona hınzırca bir iyilik yaptı.
Süperinsan hızında pedallarken –ya da öyle sanıyorken, çünkü aslında bisiklet onu pedallıyordu- Bill Soames yoldan kaldırdığı tozun içinde kayboldu ve zayıf, korku dolu inlemesi arkada kaldı.
Anthony fareye baktı. Belini yarısına kadar yemiş ve acıdan ölmüştü. Fareyi mısır tarlasındaki derin bir mezarda düşündü. Babası bir keresinde gülerek, öldürdüğü şeylere böyle yapması gerektiğini söylemişti. Sıcak, pirinçsi ışıktan doğan tuhaf gölgesini de alarak evin yanına gitti.
Amy Teyze mutfakta poşetleri boşaltıyordu. Cam kavanozları raflara, et ve sütü buzdolabına, büyük kutulardaki un ve şekeri evyenin altındaki dolaba yerleştirdi. Karton kutuyu da, Bay Soames bir dahaki gelişinde alabilsin diye kapının yanına koydu. Kutu lekelenmiş, yıpranmış, yırtılmış ve kabarmıştı ama Peaksville’de böylesi kutulardan çok az kalmıştı. Üzerinde soluk kırmızı harflerle Campbell’s Soup yazıyordu. Köylülerin özel sebeplerle ortaklaşa depoladıkları hariç, son çorba malzemesi tüketileli çok olmuştu. Ancak bu kutu bir tabut gibi hayata tutunmayı başarmıştı. Ellerinde kalan kutular kullanılamaz hale geldiğinde, ahşaptan birkaç tane daha yapılması gerekecekti. 
Amy Teyze, Anthony’nin annesinin –Amy Teyzenin kız kardeşi- evin gölgesinde oturup bezelye ayıkladığı yere döndü. Bezelyeler her parmak hareketiyle pıt-pıt-pıt diye kucağına düşüyordu.
Amy Teyze, “William poşetleri getirdi,” dedi. Anne’nin yanındaki dik arkalıklı sandalyeye bıkkınlıkla oturdu ve kendini yellemeye başladı. Anthony zihniyle ondan bir ısırık aldığından beri aklında ve vücudunda ters giden bir şeyler vardı. Çok yaşlı olmamasına rağmen kendini her zaman yorgun hissediyordu. 
“İyi,” dedi Anne. Şişko bezelyeler bu sefer tavada pıtlamaya koyuldu.
Peaksville’de herhangi bir şey olduğunda ya da hatırlandığında, hatta kaza, ölüm gibi kötü şeyler olduğunda bile, herkes her zaman “Ne güzel”, ya da “İyi,” veya “Harika,” der. Her zaman “İyi,” derler çünkü nasıl hissettiklerini saklamazlarsa Anthony zihinlerinden geçeni duyabilir ve işte o zaman neler olabileceğini kimse bilemez. Mesela Bayan Kent’in kocası Sam’in mezarından kalkıp gelmesi gibi. Çünkü Anthony Bayan Kent’ten hoşlanırdı ve onun üzüntüsünü duymuştu.
Pıt.
“Bu akşam televizyon akşamı,” dedi Amy Teyze. “”Her hafta dört gözle bekliyorum. Acaba bu akşam ne göreceğiz?”
“Bill eti getirdi mi?” diye sordu Anne.
“Evet.” dedi Amy Teyze, kendini yelleyip göğün her zamanki parıltılı sarısına bakarak. “Tanrım, çok sıcak. Keşke Anthony etrafı biraz soğutsa…”
“Amy!”
Anne’nin sert tonlaması, Bill Soames’ın acı dolu, bozgun ifadesinin yerine geçti. Amy Teyze çelimsiz elini abartılı bir telaşla ağzına götürdü. “Ah… Üzgünüm hayatım.” Soluk mavi gözleri sağa sola dönerek Anthony görünürde mi diye etrafı kolaçan etti. Yakın ya da uzak olması fark edeceğinden değil. Ne düşündüğünüzü bilmek için dibinizde olmasına gerek yoktu. Genellikle, dikkati başkasının üzerinde yoğunlaşmadığı sürece, kendi düşünceleriyle kuşatılmış olurdu. 
Ama bazı şeyler dikkatini çekebilirdi. Bunun ne olacağından asla emin olamazdınız.
“Hava böyle gayet güzel,” dedi Anne.
Pıt.
“Evet,” dedi Amy Teyze. “Harika bir gün. Değişmesini hiç istemiyorum!”
Pıt.
Pıt.
“Saat kaç?” dedi anne.
Amy Teyze, sobanın yanındaki rafın üzerinde duran saati mutfak penceresinden görebilecek bir yerde oturuyordu. “Dört buçuk,” dedi.
Pıt.
“Bu akşam için özel bir şeyler istiyorum,” dedi Anne. “Bill’in getirdiği et yağlı mı?”
“Yağsızmış. Daha bugün kesmişler. Biliyorsun bize zaten hep en iyi parçayı gönderirler.”
“Dan Hollis bugünkü televizyon partisinin aynı zamanda doğum günü partisi olduğunu öğrenince çok şaşıracak!”
“Bence de. Kimsenin bir şey çaktırmadığına emin misin?”
“Herkes söylemediğine yemin etti.”
“Gerçekten çok güzel olacak,” Amy Teyze mısır tarlasına bakarak kafasını salladı. “Bir doğum günü partisi.”
“Peki—“ Anne bezelyelerin olduğu tavayı aldı, ayağa kalktı ve önlüğünü silkeledi. “Rostoyu yapmaya başlasam iyi olacak. Sonra da sofrayı kurarız.” Bezelyeleri götürdü.
Anthony evin köşesinde göründü. Onlara aldırmadan, özenle bakılan bahçe boyunca ilerledi - Peaksville’deki tüm bahçeler özenle bakılırdı, çok özenle- ve Fremont ailesinin paslı, hurda arabasının yanından geçip çitlerden öteye, mısır tarlasına doğru ağır ağır gitti. 
“Harika bir gün değil mi!” dedi Anne yüksek perdeden, arka kapıya doğru giderken.
Amy Teyze yellenerek, “Güzel bir gün hayatım, gayet güzel!” dedi.
Anthony mısır tarlasının uzun, yeşil, sürtündükçe çıtırdayan sapları arasında yürüdü. Mısırları koklamayı seviyordu. Baş hizasındaki canlı mısırları ve ayağının altındaki kuru mısırları. Zengin Ohio toprağı, mısır tohumuyla dolu, kahverengi, çürümüş çıkıntılarla beraber çıplak ayaklarının altında eziliyordu. Dün akşam yağmur yağdırmıştı. O yüzden bugün her şey güzel kokuyor ve iyi hissettiriyordu.
Mısır tarlasının biçili kenarına, yeşil ağaçlı korunun serin gölgesine, nemli, koyu toprağa ve yapraklı çalılara, yosun kaplı karman çorman taşlara ve küçük bir kaynağın oluşturduğu temiz gölcüğe doğru yürüdü. Anthony burada dinlenip kuşları, böcekleri ve hışırdayan, koşuşturan, cıvıldayan küçük yaratıkları izlemeyi severdi. Serin toprağa uzanıp kafasının üstünde kıpırdanan yeşilliğe bakmayı ve böceklerin, eğimli, parlak borular gibi uzanan tozlu güneş ışınları altında uçuşmasını izlemeyi de. Her nasılsa, küçük yaratıkların buradaki düşüncelerini başka yerdeki düşüncelerinden daha çok severdi. Burada yakaladığı düşünceler güçlü ve temiz olmasa da, küçük yaratıkların nelerden hoşlandıklarını ve neler istediklerini anlayabilecek kadarını alır ve zamanını koruyu onların istedikleri gibi yapmaya harcardı. Kaynak daha önceleri burada değildi. Bir keresinde, susamış, kürklü bir zihne rastladı ve yeraltı suyunu, dışarı açılan, temiz, soğuk bir kanala dönüştürdü. Yaratığın bu kanaldan su içerken aldığı zevki, gözlerini hayranlıkla kırpıştırarak izlemişti. Daha sonra yüzmek için ufak bir aciliyet hissedince, burayı bir gölcük haline getirdi. 
Kayalar ve ağaçlar yaptı. Sakinlik. Mağaralar. Şuraya biraz güneş ışığı ve buraya biraz gölge yaptı. Çünkü içinde, bu küçük zihinlerin bir dinlenme ya da bir çeşit çiftleşme veya oyun yeri veya ev arzusu –ya da içgüdüsel herhangi bir istek- duyduğuna dair bir his vardı.
Korunun etrafındaki tarla ve otlaklardaki yaratıklar buranın güzel bir yer olduğunun farkındaydılar. Çünkü Anthony buraya her gelişinde onlardan daha fazlasını buluyordu ve her zaman giderilmesi gereken daha fazla arzu ve ihtiyaç keşfediyordu. Her defasında daha önce hiç görmediği bir yaratığa rastlıyor ve zihnini yakalayıp istediği şeyi görüyor, her neyse istiyorsa veriyordu.
Onlara yardım etmekten, basit tatminlerini gidermekten çok hoşlanıyordu. 
Bugün kalınca bir Karaağaç altında dinlenirken, esrarlı bakışlarını koruya az önce giren kırmızı-siyah kuşa dikti. Kuş kafasının üstündeki bir dala konup öttü ve ileri geri sıçradı. Anthony onun küçük bir düşünceye tutulduğunu fark edince, büyük, yumuşak bir yuva yaptı. O da hemen içine sıçradı.
Uzun, kahverengi, parlak kürklü bir hayvan gölcükten su içiyordu. Anthony onun zihnine baktı. Hayvan, havuzun diğer tarafında koşuşturan, böcek yakalamaya çalışan başka bir yaratığı düşünüyordu. Küçük yaratık tehlikede olduğunu bilmiyordu. Uzun, kahverengi hayvan su içmeyi bıraktı ve sıçramak için bacaklarını gerdi. O anda Anthony, onu mısır tarlasındaki bir mezarda düşündü.
Bu tür düşüncelerden hoşlanmazdı. Ona korunun dışındaki zihinleri hatırlatırdı bunlar. Uzun zaman önce onun hakkında da böyle düşünmüşlerdi ve bir gece saklanıp korudan dönmesini beklemişlerdi. Anthony onların mısır tarlasındaki bir mezarda olduklarını düşünmüştü. O zamandan beri, insanlar bu şekilde düşünmeyi tamamen kesmişlerdi. Şimdi onun yakınlarındayken genellikle karmakarışık şeyler düşünürler, o da bunları çok takmazdı.
Onlara da yardım etmeyi severdi. Bazen. Ama bu yardımlar pek tatmin edici olmazdı. Anthony bir şey yaptığında asla iyi şeyler düşünmezlerdi. Sadece karmaşa. O yüzden Anthony de dışarıda, koruda daha fazla vakit geçirirdi.
Bir süreliğine tüm kuşları, böcekleri ve kürklü yaratıkları izledi. Bir kuşla oynadı. Onu yükseklere uçurdu ve çılgın ataklarla ağaçların arasına daldırdı, ta ki bir anlığına başka bir kuş ilgisini çeker kadar. Kuşu kazara bir kayaya çarptı. Kayanın mısır tarlasındaki bir mezarda olduğunu düşündüyse de kuş için daha fazla bir şey yapamazdı. Ölmesine rağmen, ölü olduğu için değil kanadını kırdığı için yapamazdı. Sonra eve döndü. Mısır tarlasından eve kadar yürümek istemiyordu, o yüzden yalnızca eve gitti, tam olarak evin bodrumuna.
Aşağısı güzel bir yerdi. Güzel, karanlık, nemli ve bir çeşit rayihalı. Anne bir zamanlar buradaki uzun duvara dayalı rafı kiler olarak kullanıyordu ve Anthony burada vakit geçirmeye başlayınca Anne de buraya gelmeyi bıraktı. Kilerdekiler bozulup kavanozlardan sızdı ve yere yayıldı. Anthony bu kokuyu seviyordu. 
Peynir koklatarak bir fare daha yakaladı. Onunla oynadıktan sonra koruda öldürdüğü uzun, kahverengi hayvanın yanındaki mezarda olduğunu düşündü. Amy Teyze farelerden nefret ederdi. O yüzden bir sürü fare öldürmüştü. Çünkü Amy Teyze’yi çoğunlukla severdi ve bazen isteklerini gerçekleştirirdi. Amy Teyze’nin zihni korudaki kürklü zihinlere benzerdi. Onun hakkında uzun zamandır kötü şeyler düşünmüyordu.
Fareden sonra merdivenlerin altındaki köşede duran büyük, siyah örümcekle oynadı. Örümcek ağı kiler camından gelen ışıkla gümüşi bir parıltı yapana kadar örümceği ileri geri hareket ettirerek ağı titretti. Sonra birkaç meyve sineği yakalayıp ağa koydu. Örümcek onları heyecanla sarıp sarmaladı. Örümcekler sinekleri severdi ve onların düşünceleri sineklerinkinden daha güçlüydü. Bu yüzden böyle yaptı. Örümceklerin sinekleri sevişinde kötücül bir yan vardı ama çok da belirgin değildi. Ayrıca Amy Teyze de sineklerden nefret ederdi. 
Yukarıdan gelen ayak sesleri duydu. Anne mutfakta dolaşıyordu. Bakışları esrarlandı, neredeyse onu durdurmaya karar verecekti. Bunu yapmak yerine tavan arasına gitti ve bir süre çatının kenarındaki yuvarlak pencereden ön taraftaki çimenliğe, tozlu yola, dalgalanan buğday tarlasının ötesindeki Henderson tepesine baktı. Olağandışı bir şekilde kıvrıldı ve kestirmeye başladı.
“Yakında insanlar televizyon için gelmeye başlar,” diye düşündüğünü duydu Anne’nin.
Biraz daha uyudu. Televizyon gecesini severdi. Amy Teyze de televizyonu çok severdi. Bir keresinde misafirliğe gelen birkaç kişi vaktinden evvel ayrılınca Amy Teyze hayal kırıklığına uğramıştı. O yüzden Anthony onun için bir televizyon düşündü ve artık herkes televizyon izlemeye geliyordu.
Televizyon izlediklerinde açığa çıkan ilgiyi çok severdi.
Anthony’nin babası altı buçuk gibi kirli ve kanlı elbiseleriyle yorgun argın eve geldi. Diğer adamla beraber Dunn’ın otlağında çalışıyor, bu ayki sığırın kesimine yardımcı oluyor ve Soamesların buzhanesinde istifliyorlardı. Pek sevdiği bir iş değildi ama herkesin bir sırası vardı. Dün, McUntyreların buğdayının biçilmesine yardımcı olmuştu. Yarın harmana başlayacaklardı. Elle. Peaksville’deki her şey elle halledilmek zorundaydı.
Karısını yanağından öptü ve mutfak masasına oturdu. Gülümseyerek, “Anthony nerede?” dedi.
“Buralarda bir yerde,” dedi Anne.
Amy Teyze odun sobasının yanında, bezelyelerin olduğu tencereyi karıştırıyordu. Anne gidip fırını açtı ve rostoyu yağladı.
“Güzel bir gündü,” dedi Baba, alışkanlıkla. Masadaki karıştırma kabına ve ekmek tahtasına baktı. Hamuru kokladı. “Mmm,” dedi, “Bütün somunu tek başıma yiyebilirim, çok açım.”
“Dan Hollis’e doğum günü partisi hakkında kimse bir şey söylemedi değil mi?” diye sordu karısı.
“Yok. Hiçbir şey çıtlatmadık.”
“Çok güzel bir sürpriz hazırladık!”
“Ne hazırladınız?”
“Dan’in müziği çok sevdiğini biliyorsun. Thelma Dunn da tavan arasında bir plak bulmuştu geçen hafta.”
“Deme!”
“Evet! Biz de Ethel’in ağzını aradık, onda hiç plak var mı diye. O da yok dedi. Harika bir sürpriz değil mi?"
“Tabii, kesinlikle. Düşünsene, bir plak! Hediye etmek için gerçekten güzel bir şey. Ne plağıymış bu?”
“Perry Como, You Are My Sunshine söylüyor.”
“Hoşuma gitti, o ezgileri hep sevmişimdir.” Masada birkaç pişmemiş havuç duruyordu. Baba küçüklerinden bir tanesini göğsünde ovalayıp bir ısırık aldı. “Thelma nasıl bulmuş peki bu plağı?”
“Etrafta bir şeyler ararken işte.”
“Mmm,” Baba havucu çiğnedi. “Peki, geçenlerde bulduğumuz resim nerede? Hani o eski, üstünde yelkenli olan.“
“Smithlerde. Geçen hafta Sipichler getirmişti onu. Smithlere de McIntyreların eski müzik kutusunu verdiler, ve biz de Sipichlere—“ kilisede kadınlar arasında geçici olarak takas edilen şeyleri sıralayıverdi.
Baba kafasını salladı. “Belli ki bir süre resme sahip olamayacağız. Bak tatlım, Reillylerdeki detektif kitabını almaya çalışmalısın. Onu aldığımız hafta çok meşguldüm, bütün hikâyeleri bitirmeyi bir türlü başaramadım—“
“Denerim,” dedi karısı şüpheyle. “Ama duydum ki Husenlerin kilerde buldukları bir stereoskop varmış.” Sesi biraz sitemliydi. “İki ay boyunca kimseye bahsetmeden ellerinde tutmuşlar.“
“Söylesene,” dedi Baba, merakla bakıyordu. “Bir sürü resim olsa, güzel olmaz mıydı?”
“Herhalde. Pazar günü göreceğiz. Stereoskobu almak isterdim ama hala Husenlere kanarya borcumuz var. O kuş ölmek için neden bizim evimizi seçti bilmiyorum. Aldığımızda hastaydı demek ki. Şimdi de elimizde Betty van Husen’i memnun edecek bir şey yok – bir ara piyanomuzu sevdiğini ima etti gerçi ama...”
“Peki tatlım, stereoskobu dene bari. Ya da eğlenebileceğimiz herhangi bir şeyi.” Sonunda havucu yuttu. Havuç biraz taze ve sertti. Anthony’nin hava durumuyla ilgili kaprisleri, insanları ne kadar mahsul alacakları veya bu mahsullerin ne halde olacağı hakkında bilinmezliğe sürüklemişti. Tek yapabildikleri, her şeyden fazlaca ekmek ve bir dahaki hasada kadar hayatta kalabilecek miktarda mahsul elde etmekti. Bir keresinde gereğinden fazla tahılları olmuştu. Tonlarcası Peaksville’in kenarına itilmiş ve hiçliğe gönderilmişti. Yoksa ürün bozulacak ve köy nefes alamayacak duruma gelecekti. 
“Biliyorsun,” diye devam etti Baba. “Etrafta yeni şeylerin olması güzel. Bir yerlerde hala kimsenin bulmadığı şeyler olduğunu düşünmek güzel. Kilerlerde, tavan aralarında, ahırlarda veya bir şeylerin altında. En azından oyalıyorlar.”
Anne etrafa gergin bir bakış attı. “Şşşt!” 
“Ah,” dedi Baba, hemen gülerek. “Tamam. Yeni şeyler iyidir. Daha önce hiç görmediğin bir şeye sahip  olmak güzel ve bunları başkalarına vererek onları mutlu etmek de gerçekten iyi bir şey.”
“İyi bir şey,” diye yankıladı karısı.
“Çok yakında, “ dedi Amy Teyze, sobanın yanından, “Artık hiç yeni şey kalmayacak. Bulunacak her şeyi bulmuş olacağız. Tanrım, bu çok kötü!”
“Amy!”
“Yani—“  soluk gözleri yinelenen belirsizliğin bir işareti olarak sığlaşıp sabitleşti. “Yeni şeylerin olmaması bir tür utanç gibi.”
“Böyle konuşma,” dedi Anne titreyerek. “Amy, sessiz ol!”
“Bu iyi,” dedi Baba, gürültülü, bilindik bir sesle. “Ne güzel bir konuşma. Görmüyor musun tatlım, istediği gibi konuşması Amy için gayet iyi. Kötü hissetmesi iyi bir şey. Her şey iyi. Her şey iyi olmak zorunda.”
Anthony’nin annesi solmuştu. Amy Teyze de öyle. Anın vahameti bir anda aklını çevreleyen bulutlara katıldı. Bir felakete sebep olmamaya çalışırken kelimelerle baş etmek zorlaşabiliyordu. Asla bilemezdin. Söylememenin ya da düşünmemenin bilgece olduğu birçok şey vardı. Ama kendinde bunları söyleme ve düşünme hakkını bulmak, Anthony duyar da bununla ilgili bir şey yapma kararı alırsa kötü olabilirdi. Anthony’nin böyle düşünceler için kendinde ne sorumluluk bulacağını asla bilemezdin.
Her şey iyi olmak zorundaydı. Olduğu gibi iyi olmalı. Olmasa bile. Her zaman. Çünkü her değişiklik daha kötü olabilirdi. Hem de çok kötü.
“Ah, tanrım, evet, tabii ki iyi,” dedi Anne, “İstediğin gibi konuşabilirsin, Amy, bu güzel. Tabii ki bazı şeylerin diğerlerinden daha iyi olduğunu hatırlamak isteyebilirsin…”
Amy Teyze, soluk gözlerinde bir telaş, bezelyeleri karıştırdı.
“Evet,” dedi. “Ama şu an pek konuşmak istemiyorum. Bu… Konuşmamak istememem… Güzel bir şey.”
Baba bıkkınlıkla gülerek “Dışarı çıkıp elimi yüzümü yıkayacağım,” dedi.
Misafirler sekiz gibi gelmeye başladılar. Anne ve Amy Teyze bu saate kadar yemek odasındaki büyük masayı ve yanına koydukları iki masayı hazırladılar. Mumlar yanıyordu, sandalyeler yerleştirilmişti ve Baba şöminede büyük bir ateş yakmıştı. 
İlk gelen Sipichler, John ve Mary’ydi. John, McIntyreların otlağındaki işten sonra yüzünü pembeleşinceye kadar ovalamış ve en iyi takımını giymişti. Takımı iyi dikilmişti ama dirsek ve manşetleri yıpranmıştı. Yaşlı McIntyre bir dokuma tezgâhında çalışıyor, eli ağır olsa da, okul kitaplarındaki tariflerden tasarımlar yapıyordu. McIntyre’ın ahşapla ve aletlerle arası iyiydi ama dokuma tezgâhındaki iş metal parçalar uydurulamadığından zor yürüyordu. McIntyre, Anthony’yi köylülere kıyafet, konserve yiyecek, tıbbi malzeme ve benzin vermesi için ikna etmeyi deneyen tek kişiydi. O zamandan beri kendisini Terrance ailesine ve Joe Kinney’e olanlar yüzünden sorumlu hissediyor, herkesin işini görebilmek için büyük çaba sarf ediyordu. O zamandan beri bir daha kimse Anthony’den bir şey yapmasını istememişti.
Mary Sipich sade elbisesinin içinde küçük, neşeli bir kadındı. Gelir gelmez yemek masasına son dokunuşları yapmak için Anne ve Amy Teyze’ye yardıma girişti.
Yeni gelenler, yolun aşağısında, yokluğun birkaç kilometre yakınında, yan yana evlerde yaşayan Smithler ve Dunnlardı. Smithlerin yaşlı atının çektiği arabayla gelmişlerdi.
Sonra karanlık birikmiş buğday tarlasının içinden Reillyler göründü ve akşam başladı. Pat Reilly ön odaya geçti ve raftaki müzik listesinden sevilen bir şeyler çalmaya başladı. Olabildiğince anlamlı, yumuşak şeyler çaldı ve kimse şarkılara eşlik etmedi. Anthony, piyano çalınınca çok seviniyor ama şarkı söylemiyor, çoğunlukla bodrumdan ya da tavan arasından gelip piyanonun başına oturuyor ve kafasını sallayarak Pat’in Lover, Boulevard of Broken Dreams ya da Night and Day çalışını dinliyordu. Halk şarkılarını veya hoş tınılı şeyleri tercih ediyor gibiydi ama bir keresinde biri şarkı söylemeye başladığında Anthony piyanonun üzerinden ona baktı ve herkesin bir daha şarkı söylemekten çekinmesini sağlayacak bir şey yaptı. Sonra, şarkılar söylenmeye başlamadan evvel Anthony’nin sadece piyano dinlemesine karar verdiler. Artık melodiye eklenen hiçbir şey doğru tınlamıyor ayrıca keyfini kaçırıyordu.  
Pat, her televizyon gecesinde piyano çalardı ve gecenin başlangıcı böyle olurdu. Anthony nerede olursa müzik onu mutlu ediyor ve iyi bir moda sokuyordu. Herkesin televizyon için toplandığını ve onu beklediğini biliyordu.
Saat sekiz buçukta herkes toplanmıştı. Kasabanın sonunda bulunan okuldaki on yedi çocuk ve onlara bakan Bayan Soames hariç. Küçük Fred Smith Anthony’yle oynama cüretini gösterdiğinden beri Peaksville çocuklarının Fremontların evine yaklaşmasına asla, asla izin verilmezdi. Daha küçük çocuklara Anthony’den bahsedilmemişti bile. Diğerleri çoğunlukla unutmuştu ya da onlara onun iyi, tatlı bir goblin olduğu ama asla yanına gitmemeleri gerektiği söylenmişti.
Dan ve Ethel Hollis geç geldiler ve Dan herhangi bir şeyden şüphelenmeden içeri girdi. Pat Reilly bugünkü ağır işten dolayı piyanoyu elleri ağrıyana kadar çaldı ve kalktı. Herkes Dan Hollis’in etrafında toplanıp güzel doğum günü dileklerinde bulundu.
“Çok şaşırdım,” diyerek sırıttı Dan. “Gururum okşandı. Bunu hiç beklemiyordum… Tanrım, çok mutluyum!”
Hediyelerini verdiler. Çoğunlukla elle yapılmış şeyler. Kendilerininmiş gibi bağlı oldukları şeyler artık onun olmuş gibi verdiler. John Sipich ceviz ağacından oyulmuş el yapımı bir saat verdi. Dan’in saati bir yıl evvel ya da daha önce bozulmuştu ve köyde bir saatin nasıl tamir edileceğini bilen hiç kimse yoktu. Ama o yine de saati takmaya devam etti çünkü saat büyükbabasınındı. İyi kalite gümüş ve altından yapılma, ağır bir saati. Herkes gülüp John’a iyi bir oymacılığını överken Dan saati zincire geçirdi. Sonra Mary ona örme bir boyun bağı verdi, kendisininkini çıkarıp yenisini boynuna sardı.
Reillyler ona içinde bir şeyler saklayabileceği küçük bir kutu verdiler. İçine ne gibi şeyler koyabileceğini söylemediler ama Dan özel mücevherlerini saklayabileceğini söyledi. Reillyler kutuyu içindeki kâğıdı soydukları ve yerine kadifeyle kapladıkları bir sigara kutusundan yapmışlardı. Dışı cilalanmış ve ustaca olmasa da dikkatlice, Pat tarafından oyulmuştu. Onun oyması da övgü aldı. Dan Hollis birçok başka hediye aldı. Bir pipo, bir çift ayakkabı bağcığı, bir kravat iğnesi, bir çift örgü çorap, biraz çikolatalı şekerleme ve eski bir çorap askısından yapılmış bir çift çorap askısı.
Her hediyeyi büyük bir zevkle açtı ve orada giyebileceği her şeyi giydi. Çorap askılarını bile. Pipoyu yaktı ve daha önce hiç bu kadar iyisini içmediğini söyledi ki bu pek doğru değildi. Çünkü tütün henüz tam demlenmemişti. Pete Manners bu pipoyu dört yıl önce kasaba dışından, içmeyi bırakmış bir akrabasından aldığından beri pipo ortalıkta öylece duruyordu. 
Dan tütünü lüleye dikkatle koydu. Tütün değerliydi. Pat Reilly’nin arka bahçesinde tütün yetiştirmeye Peaksville’e olanlar olmadan önce karar vermiş olması şanstı. Başta iyi yetişmiyordu ama zamanla iyileştirdiler. Sonunda değerli bir mahsul çıkmıştı ortaya. İzmaritlerden tasarruf edebilmek için herkes McIntyre’ın yaptığı ahşap zıvanaları kullanıyordu. 
Sonunda, Thelma Dunn bulduğu plağı Dan Hollis’e verdi.
Dan’ın gözleri daha pakedi açmadan bulandı. Bunun bir plak olduğunu biliyordu.
“Tanrım,” dedi hafifçe. “Hangisi bu? Bakmaya korkuyorum.”
“Sende yok hayatım!” dedi Ethel, ona sarılıp öperken.
“Tanrım,” diye tekrarladı Dan. Pakedi özenle çıkardı ve plağı okşadı. Büyük ellerini plağın yıpranmış kanallarında ve kanalların ufak, gıdıklayıcı çiziklerinde gezdirdi. Gözleri parlayarak odadakilere baktı. Onlar da Dan’in hoşnutluğuna aynı gülümseyişle cevap verdiler.
“Doğum günün kutlu olsun sevgilim!” dedi Ethel, kollarını boynuna dolayıp öperken.
Dan plağı iki eliyle kavradı, kadın biraz yüklenince çekindi. “Hey,” güldü, geriye doğru çekildi. “Dikkat et, paha biçilmez bir şey tutuyorum!” Hala boynuna sarılı olan karısının kolları arasından etrafa baktı. Gözleri açılmıştı. “Baksana, sence bunu çalabilir miyiz? Tanrım, yeni bir müzik dinlemek için neler vermezdim… Sadece ilk bölümünü, Como şarkıya başlamadan öncesini?”
Herkes aniden ayıldı. John Sipich, “Bu iyi olur mu bilmiyorum Dan. Ayrıca şarkıcının nerede başladığını bilmiyoruz ve şansımızı çok zorlamamız gerekebilir. Eve gidene kadar beklemen daha iyi olur,” dedi.
Dan Hollis plağı diğer hediyelerle beraber tereddütle büfeye koydu.  “Bu iyi,” dedi otomatik ama hayal kırıklığı içinde, “burada çalamamak.”
“Ah, evet,” dedi Sipich. “İyi.” Dan’in hayal kırıklığını telafi etmek için tekrarladı. “İyi.”
Yemeği mum ışığında, neşe içinde, yemek sosunun son damlasına kadar yediler. Biftek rostosu için Anne ve Amy Teyze’ye iltifat ettiler. Bezelye, havuç ve haşlanmış mısır için de. Mısırlr Fremontların tarlasından değildi, doğal olarak. Herkes dışarıda ne olduğunu ve tarlanın yabani otlarla kaplandığını biliyordu.
Sonra tatlıyı -ev yapımı dondurma ve kurabiye- bitirdiler ve oturup arkalarına yaslandılar. Titrek mum ışığında televizyonu beklerken sohbet ettiler.
Televizyon gecelerinde asla çok fazla mırıltı olmazdı. Herkes Fremontlara gelir ve güzel bir yemek yerdi. Bu iyiydi. Televizyonları da olduğu için kimse bunun katlanılamayacak bir şey olduğunu düşünmezdi. Bir araya gelmek zevkliydi ve herkesin her yerde yapması gerektiği gibi ne söylediğine dikkat etmesi gerekirdi. Eğer zihnine tehlikeli bir düşünce gelirse mırıldanmaya başlardın. Bir cümlenin ortasında olsan bile. Bunu yaptığında, sen yine mutlu olana ya da durana kadar diğerleri de seni görmezden gelirdi.
Anthony televizyon gecelerini severdi. Geçen seneki televizyon akşamlarında yalnızca iki ya da üç defa çok kötü şeyler yapmıştı.
Anne masaya bir şişe kanyak ve herkes için küçük birer kadeh koydu. Likör tütünden bile daha değerliydi. Köylüler şarap yapabiliyorlardı ama üzümleri ve yöntemleri pekiyi değildi. O yüzden şarap pek güzel olmuyordu. Köyde yalnızca birkaç şişe gerçek likör kalmıştı. Dört çavdar, üç viski, üç kanyak, dokuz şişe gerçek şarap ve McIntyrelara ait yarım şişe viski esansından yapılma İskoç likörü (sadece düğünler için) – ve bunlar bittiğinde, tüm içkiler bitmiş olacaktı.
Herkes kanyak keşke çıkmasaydı diye düşündü çünkü Dan Hollis içmesi gerektiğinden fazla içti ve ev yapımı şarapla fazlaca karıştırdı. Başta kimse bunu düşünmemişti çünkü dışarıya pek belli etmiyordu ve bu onun doğum günü partisiydi. Mutlu bir partiydi ve Anthony böyle toplanmaları severdi. Ayrıca olan biteni dinlemiyorsa bir şey yapma gereği de görmezdi.
Ama Dan Hollis’in kafası iyi oldu ve aptalca bir şey yaptı. Böyle olacağını bilselerdi onu dışarı çıkarıp biraz dolaştırırlardı. 
Hatırladıkları ilk şey, Dan’in, Thelma Dunn’ın Perry Como plağını eline aldığı, düşürdüğü ve plağın kırılmadığı çünkü Thelma’nın hayatında hiç olmadığı kadar hızlı hareket ederek plağı yakaladığı anın tam ortasında gülmeyi kesmesiydi. Plağı tekrar okşadı ve Fremontların köşedeki gramofonuna uzun uzun baktı. Aniden gülmeyi kesti ve yüzüne tekrar o gevşek ifadeyi takındı. Bir anda çirkinleşip “Ah, Tanrım!” dedi.
Tüm oda donakaldı. Ortalık holdeki tik tak eden saatin duyulabileceği kadar sessizleşti. Pat Reilly ağır ağır piyano çalıyordu. Durdu ve ellerini sarı tuşlardan yavaşça çekti.
Yemek masasındaki mumların alevi, nişli pencereden gelip dantelli perdelerden geçen soğuk rüzgârla titredi.
“Çalmaya devam et, Pat,” dedi Anthony’nın babası nazikçe.
Pat tekrar başladı. Night and Day’i çaldı ama gözleri Dan Hollis’ten tarafa dönüktü ve notaları kaçırdı.
Dan titrek ellerinin biriyle plağı öbürüyle de de kanyağı tutarak odanın ortasında dikildi. 
Herkes ona bakıyordu.
“Tanrım,” dedi tekrar ve bunu kötü bir kelimeymiş gibi söyledi. Mutfakta Anne ve Amy Teyze’yle konuşan genç din adamı da “Tanrım” dedi ama bunu bir dua olarak söyledi. Elleri birbirine kenetlenmişti ve gözleri kapalıydı.
John Sipich elini Dan’in koluna doğru uzatıp “Şimdi, Dan… Böyle konuşmak senin açından güzel. Ama çok konuşmak istemezsin, biliyorsun.” dedi.
Dan, Sipich’in elini kolundan silkeledi.
“Plağımı bile çalamıyorum,” dedi yüksek sesle. Plağa baktı, sonra da etrafındaki yüzlere. “Ah, tanrım…”
Elindeki kanyak dolu bardağı duvara fırlattı. Kanyak her tarafa saçıldı ve duvar kâğıdının oluklu yüzeyinden aktı. 
Kadınların bazıları nefeslerini tuttu.
“Dan,” dedi Sipich fısıldayarak. “Dan, kes şunu—“
Pat Rielly konuşulanları saklamak için Night and Day’i daha yüksek sesle çalıyordu. Anthony dinliyorsa, bunun bir faydası olmazdı.
Dan Hollis sallanarak piyanoya doğru gitti ve Pat’in başında dikildi.
 “Pat onu çalma, bunu çal.” dedi ve şarkı söylemeye başladı. Yumuşak, boğuk ve sefil bir sesle: “Mutlu yıllar bana… Mutlu yıllar bana…”
“Dan!” diye bağırdı Ethel Hollis. Ona doğru koşmayı denedi. Mary Sipich onu kolundan tuttu ve geri çekti. “Dan,” diye bağırdı Ethel tekrar. “Dur—“
“Tanrım, sessiz ol!” diye tısladı Mary Sipich, onu erkeklerin olduğu tarafa çekti ve elini ağzına koyup kıpırdamamasını sağladı.
“—Mutlu yıllar, sevgili Danny.” dedi Dan. “Mutlu yıllar bana!” Durdu ve Pat Reilly’ye baktı. “Çal Pat, bunu çal da ben de doğru söyleyeyim… Biliyorsun biri çalmazsa aynı ritimde kalamıyorum.”
Pat Rielly parmaklarını tuşlara koydu ve yavaş bir vals temposuyla Lover’ı çalmaya başladı, Anthony’nin sevdiği biçimde. Pat’in yüzü beyazlamıştı. Parmakları doğru tuşları arıyordu.
Dan Hollis mutfak kapısına doğru, Anthony’nin annesine ve onun yanına giden Anthony’nin babasına bakıyordu.
“Sen ve sen,” dedi. Yanaklarından süzülen gözyaşlarından mum alevi yansıdı. “Gitmeli ve onu da…”
Gözlerini kapadı ve gözlerinden daha çok yaş sızdı. Sonra yüksek sesle, “You are my sunshine… my only sunshine… you make me happy… when I am blue…” diye şarkı söyledi.
Anthony odaya geldi.
Pat çalmayı bıraktı. Dondu. Herkes dondu. Meltem perdeleri havalandırdı. Ethel Hollis baygın olduğu için çığlık atmayı deneyemiyordu.
“Please don’t take my sunshine… away…” Dan’in sesi sessizlikte titredi. Gözleri büyüdü. Bir elinde boş bardak diğerinde plak olan ellerini ona doğru uzattı. Hıçkırdı ve “Hayır—“ dedi.
“Kötü adam,” dedi Anthony ve Dan Hollis’in kimsenin mümkün olduğuna inanmadığı bir şeyin içinde olduğunu düşündü ve bu şeyin mısır tarlasının çok ama çok derinindeki bir mezarda olduğunu düşündü.
Bardak ve plak gürültüyle kilime düştü. İkisi de kırılmadı.
Anthony’nin esrarlı bakışı odada dolaştı. 
Bazıları mırıldanmaya başladı. Herkes gülümsemeye çalıştı. Mırıldanışın sesi, uzak, dalgın bir kabulleniş gibi odayı doldurdu. Mırıldanma içinden bir ya da iki anlaşılır ses:
“Ah, çok iyiydi,” dedi John Sipich.
“İyi bir şey,” dedi Anthony’nin babası gülümseyerek. Herkesten daha çok gülme pratiği yapmıştı. “Harika bir şey.”
“Müthiş… Müthiş…”  dedi Pat Reilly, gözlerinden ve burnundan yaşları akıyordu. Titrek elleriyle, hafifçe Night and Day’i çalmaya başladı tekrar.
Anthony piyanonun üstüne tırmandı ve Pat iki saat boyunca çaldı.
Sonra televizyon izlemek için Hepsi ön odaya gittiler. Birkaç mum yanıyordu. Televizyon setinin etrafına sandalyeler yerleştirildi. Bu küçük bir televizyon setiydi ve görebilecek kadar yakında oturamıyorlardı ama bunun bir önemi yoktu. Televizyonu açmadılar bile. Çalışmıyordu zaten. Peaksville’de elektrik yoktu.
Sessizce oturdular ve ekrandaki akislerini, bükülen, kıvrılan şekilleri izlediler. Hoparlörden gelen cızırtıları dinlediler. Neden böyle olduğuna dair bir fikirleri yoktu. Asla. Hep böyleydi.
“Çok güzel,” dedi Amy Teyze, soluk gözlerinin önündeki anlamsız kıpırtı ve gölgeler için. “Ama dışarda şehirler olmasını biraz daha seviyordum ve gerçek—“
“Neden, Amy!” dedi Anne. “Bunu söylemen kendin için iyi. Çok iyi. Ama nasıl söylersin? Neden? Bu televizyon daha önce kullandığımız her şeyden daha iyi!”
“Evet,” diye çınladı John Sipich’in sesi. “İyi. İzlediğim en iyi gösteri!”
Ethel Hollis’in ellerini ve ayaklarını sabit tutan, çığlık atmaması için ağzını kapatmış iki adamın yanına, kanepeye oturdu.
“Gerçekten iyi!” dedi tekrar.
Anne ön camdan kararmış yola, Hendersonların karanlık buğday tarlasının üzerinden, Peaksville’in süzülen bir ruh gibi duran, engin, sonsuz, gri hiçliğine baktı—Anthony’nin pirinçsi günü geçtiği zaman, geceleri belirginleşen devasa hiçliğe.
Nerede olduklarını merak etmek iyi bir şey değildi. Hem de hiç. Peaksville öylesine bir yerdi işte. Dünyadan uzak bir yer. Üç yıl önce annesinin rahminden sürünerek çıktıktan sonra, yaşlı doktor Bates –allah rahmet eylesin- çığlık atıp onu düşürdüğü ve öldürmeye kalkıştığı zaman, Anthony inleyip o şeyi yaptığında neredelerse oradalardı. Köyü bir yere götürmüştü. Ya da dünyayı yok etmişti ve geriye yalnızca köy kalmıştı. Kimse hangisi olduğunu bilmiyordu.
Bu konuyu merak etmek iyi değildi. Olması gerektiği gibi yaşamaları dışında hiçbir şey iyi değildi. Her zaman, her zaman yaşamak, Anthony izin verdiğince.
Bu düşünceler tehlikeli, diye düşündü. 
Mırıldanmaya başladı. Öbürleri de mırıldanmaya başladı. Hepsi düşünüyordu, besbelli.
*It's a Good Life
The Weird: A Compendium of Strange and Dark Stories adlı kitaptan.

Çeviri: Oğulcan Dölekçekiç


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder